Bilim, Bilim Politikası, bilimsel araştırma

Üç olay: GDO, Kanser Aşısı, “Karatay”; Tek neden: Kapitalizm

Birkaç gündür herkesin kendini yırtarcasına tartıştığı, her konuda olduğu gibi bilen-bilmeyen herkesin yorum yaptığı üç konu. Nedense bilimin geçerliliğini tartışırken kendimizi durduramıyoruz. Sanıyorum ülkenin kahvehaneler ve altın günlerinde realize olan tartışma kültürü, her fırsatta yüzümüze çarpıyor, hiçbir fırsatı kaçırmıyoruz. Bilirsiniz, Ayten’in kocasının yaptığı işi, Salim’in oğlunun doktora araştırma konusu olan kuantum fiziğinin açmazlarını, anne sütünün kaç yaşında kesileceğini, insanın topraktan mı, ağaçtan mı, böcekten mi geldiğini en iyi kahvehane amcaları ile gün teyzeleri bilir. Tabii son yıllarda “ay her şeyi organik tüketiyoruz şekerim biz” ile başlayıp GDO’nun zararlarını bir genetikçiden çok daha özgüvenli tartışabilen orta sınıfı da unutmamak gerekir.

Bu yazıda herhangi bir bilimsel iddiaya cevap vermeyi planlamıyorum. Onları birçok yerde benden daha donanımlı alanın içinden gelen meslektaşlarım cevaplıyorlar, bir yerden sonra da bu işin sonu yok zaten. Ben burada biraz daha bilim politiği denemesi yapmaya çalışacağım.

Karatay Sendromu

Canan Karatay konusu herkesin malumu. Bir tıpçı arkadaşımla yıllar önce sohbet ederken dert yanmıştı. Babası kolesterol hastası, Canan Karatay’ı dinleyip ilaçlarını bırakıyor ve yumurtaya abanıyor. Kadıncağız, “Bana güvenmediği için okuldan hocalarımla konuştum da zor ikna ettik.” diye anlatmıştı. En son şeker yükleme testi ile ilgili söyledikleri yüzünden, doktorlar hastaları ikna edemediklerini yazıp çizdiler, en son sanıyorum 15 gün meslekten men edildi.

Yakın bir zamanda da şeker şirketlerinin 60’lı yıllarda bilimcilere para yedirip şekerin zararlarının örtülmesi, “doymuş yağların günah keçisi ilan edilmesi” ile ilgili belgeler ortaya çıkmış. Anlaşılan o ki yağ fabrikalarının eli armut topluyormuş o sırada. Bu durum Canan Hanım tarafından sevinçle karşılanmış olacak ki tüm basın bunu “Canan Karatay’ın haklı mücadelesi” diye verdi. Hayır efendim, haklı mücadale falan değil. Burada Karatay’ın haklı çıktığı bir durum yok. Şekerin var olan  zararları birçok çalışmada gösterildi. Yani bilimciler, “1960’ta izin verilmedi, o zaman biz bu işi bırakalım” falan demediler. Bununla birlikte Canan Karatay’ın “Her gün 71 yumurta yiyin, tereyağa yumurtaları kırıp kırıp yeyin, kolesterol yalan” iddialarının halen bilimsel dayanağı yok, insanlar halen kolesterolden çekiyorlar.

GDO: En Büyük Düşmanımız mı?

Diğer bir konu Soner Yalçın’ın Sözcü gazetesinde bugün yayınlanan köşe yazısı. Soner Yalçın, GDO’ya savaş açmış, şirketlerin bilimi nasıl maniple ettiğine dair “harika” bir örnek yakalamış, Árpád Pusztai olayı üzerinden çıkarımlarda bulunmuş. Yalçın’ın kaleminden Macar Bilimci Pusztai’nin özgeçmişinin bir kısmına bakalım:

“Macaristan/Budapeşte’de 1930 yılında doğdu.

Bilim adamı oldu; Macar Bilimler Akademisi üyesiydi.

Sovyetler Birliği destekli iktidara karşı 1956 Macar Ayaklanması‘na katıldı. Bastırılan isyandan sonra Avusturya’ya kaçtı; mülteci kampında yaşadı.

Sonra İngiltere’ye gitti.”

 

Herhalde Pusztai başına gelenlerden sonra Sovyetler Birliği ve Macar devrimcilerin neye, kime karşı mücadele verdiğini anlamıştır. En azından öyle umalım. (Farkındaysan obsesyonumu depreştiren, kaşımı gözümü seğirten “bilim adamı” kısmına takılmıyorum, hayır hayır hiç takılmıyorum.)

Pusztai olayında durum şu: Yaptığı GDO deneylerinde karşılaştığı sonuçlar GDO’nun çok büyük zararları olduğunu ortaya koyuyor, bunun üzerine çalıştığı enstitüden kovuluyor, Yalçın’ın iddiası doğruysa (belgelere hızla bir göz gezdirdim ama rastlamadım, belki gözümden kaçmıştır) peşine ajanlar takılıyor, en sonunda ülkesine geri dönmek zorunda kalıyor. Acı bir hikâye.

Buradan çıkan sonuç, yeni bir teknolojinin üzerine mal bulmuş mağribi gibi atlamadan önce güvenilir testlerden geçirilmesi, zarar hesaplarının düzgünce yapılıp, sonuçlarının kamuoyuna açık hale getirilmesi, eğer bir negatif bir etki gözleniyorsa ürünün dağıtıma girmesinin engellenmesi gerekir. Pusztai’nin deneylerinden çıkabilecek en önemli bilimsel bulgu, patatese kardelenden aktarılan, böcek öldürücü bir protein sentezleyen genin, kuvvetle muhtemel patates genomunda başka gen bölgelerini etkilediğinden sıçanlarda komplikasyona yol açtığıdır. Sıçan da insan gibi memeli bir hayvan olduğundan, aynı bitki insanda da komplikasyona yol açabilir. Buradan çıkarılamayacak en önemli sonuç ise “GDO zararlıdır!” sloganıdır.

Bu sonuç alındıktan sonra fonların kesilip, araştırmaların engellenmesi tam anlamıyla bir aymazlık elbette. Olması gereken, bu sonuca yol açan mekanizmanın ne olduğunun araştırılması ve GDO’lara dair bilgi birikiminin güçlendirilmesidir. Eğer hikayenin herhangi bir yerinde bir handikap yoksa, gıda tekelleri hükümetlerle el ele verip çalışmaları engelliyor.

Suçlu kim?

Şimdi bu iki olayda da inanılamayacak bir durum yok. Kapitalizmin insanlığa kastı olduğunu biliyoruz, bunun için bugün Orta Doğu’ya bakmak başlı başına yeterli. Herhalde burjuvazinin hükümetlerle çok katmanlı ilişkisi ve dolayısıyla bilimi destekleyen kamu fonlarına çöreklenmiş olması, kimse tarafından bilinmeyen, muhteşem bir tespit değil. Biz bunu söyleyince “VATAN HAYİNİ!!1!!!1!1” diyenler, bugün sosyal medyada sayfalarca tespit kasmış. Kendilerini bilime katkılarından ötürü ayakta alkışlıyorum, bir günde benden daha fazla bilgi ürettiler.

Peki suçlanması gereken bunlara inanan halk mı? Bir yanım “akrep gibisin kardeşim” diyor, diğer yanım “bu hale getirenler utansın, senin ne suçun var kardeşim” diyor. Yıllardır birçok örnekte gördüğümüz, bilimin itibarsızlaştırılması durumu söz konusu. Her fırsatta “Evrim bir kez daha çöktü!”, “Bilim dün doğru dediğine bugün yalan dedi!”, “Bilimadamları para alıyormuş!” haberleriyle beslenen halk elbette ki bilime değil, şarlatanlara güvenecek. Kahvehanede Milliyet’ten sabah okuduğu haberle kuantum fiziğini çökerten Salim amca, koskoca Milliyet’e mi güvensin, atayiz gominist bilimadamlarına mı?

Peki bu işin doğrusu ne?

Bu işin gerçekliği Kübalı bilim insanlarının geliştirdiği, devletin halka ücretsiz dağıttığı kanser aşısıdır. Küba, devrimden sonra en önemli eylem planı olarak halk sağlığını belirledi ve tıpta ülkenin boyutuna göre çok büyük bir ilerleme kaydetti. Kübalı bilimciler hiçbir ilaç şirketinden fon almadılar, yıllarca bilimde yok sayıldılar. Artık öyle bir nokta geldi ki göz ardı edilebilir değiller.  Önleyici tıpta o kadar iyi seviyedeler ki yardıma muhtaç birçok ülkeye destek oluyorlar. Haiti’de deprem oluyor, birkaç günde Kübalı doktorlar orada. Bebek ölümü oranları en düşük seviyede. Yazılama’dan çıkan Küba’da Sağlık kitabını okuyun, Hürriyet’in popülarize edilmiş yazı dizisinden değil. Onu da okuyun da eksiklerini görün.

Doğru düzgün bilim politikası bile olmayan Türkiye’ye bakalım bir de. Ne üretiyoruz? Bugünü geçelim zaten, şu an derdimiz akademide darbeci avı. Yıllarca kendi elleriyle gerçek bilimcilerin yerine yerleştirdikleri darbecilerden bahsediyorum. Tabii fırsattan istifade, hasbelkader cemaatin ve AKP’nin gözünden kaçabilmiş solcular da aynı kazanda kaynatılıyor.

Yıllardır bir türkü tutturdular: “Üniversite-Sanayi İş Birliği”. Bu ne demek? Tükiye’de bilimin, şirketlerin denetimine girmesi demek. Sabahtan beri Soner Yalçın’ın yazısı üzerinden saydırdığınız olay var ya, o işte. Şirketlerin işine yaramayan hiçbir bilginin üretilememesi demek. Temel bilim çalışmalarının minimuma inmesi, birilerinin cebini doldurmadığı sürece bilimin yok sayılması demek. Durum ne kadar kötü? “Allah bizi okumuşların şerrinden korusun” diyenlere inat, “Okumuş insan halkına karşı sorumludur” diyenler hala burada, mücadele ediyor, siz merak etmeyin!

Düşman ne GDO, ne kanser, ne şeker! Düşman, burjuvazinin halk sağlığını hiçe sayan uygulamaları. Düşman, parası olmadığı için çocukları tedavi etmeyen, halkı çaresiz bırakıp ölmesine göz yuman kapitalizm. Düşman, birilerinin çek defterleri, birilerinin ayakkabı kutularındaki paraları, atom bombaları! Ayağında ayakkabısı olmayan, tepesine bombalar yağan, sokakta yaşayan çocuğa doktor ne yapsın?

 

Not: Bilimsel kısmına girmeyeceğim dedim de şu nedir arkadaş? Nedir şu? Hakikaten şu nedir ya? Sadece soruyorum.

“Oysa, GDO’lar bir kez gıda zincirine girdi mi artık cin şişeden çıkmış demektir! Çünkü…

Laboratuvarda oluşturulan “yabancı DNA’lar” vücudun yapısını bozuyor ve; bunlar vücuda girdiğinde başıboş dolaşıyor, mide bağırsak güzergahı içerisinde uzun süre yaşayabiliyor ve iç organlara kan yoluyla taşınabiliyor. Bu hal kronik hastalıklara sebep olma riskini artırıyor!”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir