ostrava, Sacmalama

Cumartesi melankolisine Nazım eşlik ederse

Cumartesi nedense bana sürekli yalnızlığı hatırlatan bir melankoli kaynağı. cumartesi gecesi evde oturan ezik ve yalnız insan profili olmayı bir bakıma seviyorum. Hele de hava hafif yağmurlu, biraz ürperten soğukluktaysa -ki sağ olsun Ostrava bu konuda hiç üzmüyor- al kahveni, bütün gün otur camın önünde. Yapmıyorum tabii, bilgisayarın başından kalkarsam ülke falan yıkılır maazallah 🙂

Bir yanda ülkenin hali, öbür tarafta hayat akıp gidiyor. Birçok şeyi içim yana yana izliyorum. Bir taraftan Nazım okuyorum, en iyi aşk şiirlerini, en iyi yaşam hikayelerini, en iyi gurbet türkülerini yakan adam. Onun zorunlu gurbetliğinin geçtiği yerlerde dolaşıyorum arada. Nazım’ın geçtiği Prag garı, en garibi de Slavya Kahvesindeyken hissettiklerim…

slavya kahvesinde oturan dostum tavfer’le,
vıltava suyuna karşı oturup,
tatlı tatlı yarenliği severim
hele sabahları hele baharda.

Benim yarenlik ettiğim dostum tavfer yok tabii. Dedik ya yalnızlık, gurbetteyken pek duyuyor insan yalnızlığı. Bazen korkutuyor da. Nazım’ın herhalde enseyi kararttığı günlerde, “yine memleket üzerine söylediği” gibi ya son mintanımda sırtımda paralanırsa korkusu taşıyorum.

Memleketim, memleketim, memleketim,
ne kasketim kaldı senin ora işi
ne yollarını taşımış ayakkabım,
son mintanın da sırtımda paralandı çoktan,
                         Şile bezindendi.
Sen şimdi yalnız saçımın akında,
                        enfarktında yüreğimin,
                 alnımın çizgilerindesin memleketim,
memleketim,
memleketim…

                                                                    Pırağ, 8 Nisan 958

 

Neyse işte, cumartesi melankolisi, pazar günü geçiyor… Pazartesinin telaşıyla, yaşamaya dair en güzel söylenmişlikle, yine yalnız ama en azından pazartesi uyandığında aydınlanmaya irili ufaklı katkı yapmak zorunluluğunu iliklerine kadar hissederek. Bu yüzden en güzel şey belki de üretmek, bilimi üretmek, düşünmek, okumak… Cumartesi ne yaşarsan yaşa pazartesiye bu sorumlulukla başlamak kaygısı…

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
                        beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
                                    insanlar için ölebileceksin,
                        hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
                        hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
                        hem de en güzel en gerçek şeyin
                                      yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Bu hayatı sadece kendime yaşamıyorum. Eğer bilimciyiz diyorsak, bu sorumluluğu sonuna kadar taşıyıp, hiçbir şeyin bunun ötesine geçmesine izin vermeyeceğiz. Bu dünya soğuyup, boş bir ceviz gibi yuvarlanana kadar…

Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
                       hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
                       yani bu koskocaman dünyamız.
Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
                       zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
“Yaşadım” diyebilmen için…

Doludizgin yaşamak için ne gerek? Üretmek? Sevmek? Aşık olmak? Biz yine kuzey kutbunu keşfe giderken ölelim, ayıp olmasın.

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
yani yürekte.
Meselâ bir barikatta dövüşerek
meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken
meselâ denerken damarlarında bir serumu
                                          ölmek ayıp olur mu?

Biraz Nazım okuyalım diye yazdım bu yazıyı, biraz da yarın melankolimi dağıtamam korkusuyla… Yukarıdaki Neandertal kardeşle hiç uyumlu olmadı bu yazı, neyse. Hala uyumamış olanlara, cumartesi melankolimi bulaştırmak için şunu da şuraya bırakıyorum.

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir